18 Kasım 2009 Çarşamba

You give love a bad name



Sorsan kendilerine taraftar deyip, takımlarını çok sevdiklerini söylerler. Ben de bu taraftar sevgisini Bon Jovi'ye sorunca bana şu bağlantıdaki şarkısını dinlememi söyledi. Şarkıdan bir bölüm:

...
Oh! You're a loaded gun, yeah
Oh! There's nowhere to run
No one can save me
The damage is done

I play my part and you play your game
You give love a bad name
Hey, you give love a bad name

16 Kasım 2009 Pazartesi

Soğuk Savaş'ın Ardından

Soğuk Savaş 6 Ekim 2001'de son buldu. Michigan State, University of Michigan ile arasındaki rekabetin büyüklüğünü göz önüne alarak, rakibine karşı kendi evinde oynayacağı maçı 7000 kişilik buz hokeyi salonu yerine 75000 kişilik amerikan futbol sahasına taşıyınca bir buz hokeyi maçındaki seyirci rekorunu kırmış oldu o tarihte. 3-3 sonlanan o maç, buz hokeyindeki "Soğuk Savaş" olarak adlandırılır.



Soğuk savaş dönemi bitti bitmesine ama rekabet hala devam etmekte. 3 kere şampiyonluk yaşayan (sonuncusu 2007'de) MSU Spartans, bu hafta 2 gün içersinde ezeli rakibi U-M Wolverines (5 şampiyonluk) ile 2 kere karşılaştı ve iki maçtan da galip ayrıldı (13 Kasım'da deplasmanda 3-2, 14 Kasım'da kendi evinde 2-0). Anlaşılan soğuk savaşın ardından oluşan yeni dönem bazılarına pek yaramamış: "Losers!!!"

15 Kasım 2009 Pazar

Sex is back in rock and roll!

Geçenlerde Sting'in (Police) King of Pain şarksını Alanis Morissette'den dinlemek için Youtube'da arama yapıyordum. Şarkının ismini "Queen of Pain" olarak yazınca umduğumdan farklı şeyler de buldum.

Karşıma Devil-Doll ismini kullanan Colleen Duffy isimli Amerikalı bir şarkıcı çıktı. Dinlediğim birkaç şarkısı hoşuma gidince internet sitesini ziyaret ettim ve su iddaalı demeciyle karşılaştım:

Colleen Duffy created Devil Doll one late, smoky evening, many blue moons ago with the mission of putting sex back into rock and roll. Deciding that the world of music had not heard the truth since Joan Jett and Jonny Cash, and hadn't blushed since Mae West, she grabbed her bass, a microphine and hit "record."

Bu hedefine ulaŞmada ne kadar başarılıi olabilir henüz kestiremiyorum ama bazı şarkıları dinlemeye değer bence. Mesela Bourbon in your eyes isimli şarkısı.

İlgilenenler için sitesinin adresi ise şu: www.devil-doll.com

"Taco" demiştik!

Tribün organizasyoları denince buradaki seyirciler haliyle 3 büyüklerin tribünleriyle karşılaştırılamaz ama yine de kendilerince artıları var. Gözlemlerime göre sadık ve coşkulular, işi ciddiye alıyorlar ve her maça düzenli olarak gelen azımsanmayacak bir orkestraları bile var.

Burada hoşuma giden şeylerden birisi, ilk 5lerin anonsu sırasında, rakip oyuncuların ismi anons edilirken tüm Izzone'nun gazete okur gibi yapıyor (maç öncesinde bu olay için gazete şeklinde hazırlanmış maç bültenleri dağıtılıyor) olması. Rakip oyuncu anons edilince hep bir ağızdan "Who cares" deniliyor, gazeteler katlanıyor ve bizim takımın sıradaki oyuncusunun isminin anaons edilmesi beklenirken "ooooooooo" sesleri yükseliyor ve "sabit halay" (kelime bulamadım kusura bakmayın) çekiliyor.

Geçen maça dönersek, bizimkiler maçta 68'e ulaşınca birden tüm seyirciler hep bir ağızdan "We want taco" diye bağırmaya başladılar. Ben şaşkın bakışlarla etrafı süzerken yanımdaki bayan olayı bize açıkladı. Eğer bizim takım 70 ya da 70'in üstünde sayı atarsa, biletleri okulun hemen yanındaki Taco Bell isimli meksika "fast-food" restoranına götürünce bir adet "taco" alabiliyormuşsunuz.

Böyle organizasyonların yanında doğal olarak hemen her basketbol salonunda olduğu gibi (varoluş sebeplerini anlayamadığım) ponpon kızlar, maç arasında çeşitli etkinlikler vb oluyor. Ama bir İTÜ mezunu olarak benim dikkatimi çeken önemli hususlardan birisi ise tribünlerdeki kişiler. Konunun sapmaması için bunu fazla açmayacağım ama sadece birçok İTUlunun sırf bu yüzden bile maçlara gelebileceğine inandığımı söylemek istiyorum*.

Zafer seni de bekleriz bir gün!

*Bu açıklamadan sonra, benim sezonluk bilet alma sebebimin sadece basketbol seyretmek olduğunun altını çizmek istiyorum.

We want taco!

Nihayet Kolej basketbol sezonunu bu cuma açtık. MSU Spartans kendi evinde Florida GulfCoast'u ağırladı ve sezonun ilk resmi maçında zayıf rakibini 97-58 yendi. Umarım hayatımda ilk defa aldığım sezonluk bilet Spartans'a uğurlu gelir ve böyle galibiyetleri sıklıkla görürüz.

Maç ile ilgili söylenecek fazla bir şey yok. Geçen sene (biraz süpriz de sayılsa) final oynayan takımdan çok fazla bir kayıp olmadı ve genç kadro biraz daha tecrübelendi. Rakip de zayıf olunca ortaya MSU için kolay bir maç çıktı. Benim burada asıl değinmek istediklerim ise tribünler ve organizasyonla ilgili bazı gözlemlerim.


MSU'nun basketbol salonu Breslin Arena'ya adım atar atmaz kapasiteyi yuvarlak hesap yaparak hesapladim. Gerçek kapasite olan 16280 (wiki) benim tahminime (15000) oldukça yakın sayılır. Salonun kapasitesinin Abdi İpekçi'ninkinden (12500) büyük olduğu ve her seyirciden önemli miktarda gelir elde edildiği düşünülürse (bilet fiyatları 13, 22 ve 30 dolar) durum bırakın bizim üniversiteleri (ITÜ, Konya Selçuk Üni. gibi), profesyonel basketbol takımlarımız için bile oldukça kıskandırıcı.

Benim de dahil olduğum taraftar grubunun adı ise Izzone (Koç İzzo'dan geliyor). Benim gibi yeni gelenler salonun en üst bölümünde maç seyretmekle başlıyor. Eğer sezon öncesindeki 2 günlük kampa katılırsanız ve devamlılığınız iyiyse (her maça gelip gelmediğiniz ve gelseniz bile ne kadar erken geldiğiniz kaydediliyor) bir sonraki sezon en alttaki kısımda fanatik İzzonlular arasında maç izleyebiliyorsunuz. Sezon başındaki 2 hazırlık maçından birini kaçırdığım için hemen bana bir e-posta bile atmışlar. Sanırım biraz daha gayret göstermeliyim.

Neyse bu yazı çok uzadı. Maçtaki tribün izlenimlerimi ise bir sonraki yazıda aktarayım en iyisi.

10 Kasım 2009 Salı

Reklamlar

Beyaz ve Erdal Özyağcılar'ın oynadığı banka reklamında Erdal Abi sorar: "Issız bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey ne olurdu?" Beyaz da verir cevabı: "Nüfus cüzdanım, TC kimlik numaram ve cep telefonum."
Özetle bir cep telefonuyla anında kredi talebinde bulunabileceğimizi anlatmaya çalışmışlar reklamda. Ancak bunu yaparken çok basit birkaç mantık hatası yapıp ıssız adadaki adamın üç dilek hakkından birini heba etmişler. Nüfus cüzdanlarının üzerinde zaten TC kimlik numarası da yazar. Ha Beyaz'ınki eski diyelim, o zaman sadece TC kimlik numarası yetmiyor mu? Kimliğe ne gerek var ki? Bir de TC kimlik numarası yanında götürebileceğin türden bir şey değildir ki! Tartışılır.
Yakışıklılığıyla dünyaya (özellikle Arabistan) Kıvanç Abimizi uzun zamandır bir şampuan reklamında izliyoruz. Kendisi meslek olarak oyunculuğu, özel hayatında da dans etmeyi, kumsalda koşmayı ve basketbol oynamayı seçmiş. Tabi bir de kullandığı şampuanı seçmiş. İçerik olarak ürünün daha önceki reklamları gibi klasik bir kişisel bakım ürünü reklamı. Ancak reklamın bir bölümünde - Kıvanç Abi'nin basketbolu seçtiği bölüm - basketbolda daha önce hiç görmediğimiz öyle bir hareket yapıyor ki hayranlıkla izliyorum. Kendi etrafında bir turdan fazla dönüp yaptığı smaç (hayali bir hareket tabi) daha önce sadece bir kez görebildiğim bir olay. Bu hareketteki asıl amacın saçların ahenk ile dans ettiğini göstermek olduğunu bilsem de biraz gerçekçi olsalardı keşke. Yok böyle bir dönüş, olamaz. Osmanlı tokadı bile yesen dönemezsin bu kadar!

09 Kasım 2009 Pazartesi

Hatırlatma

Galatasaray'da 9 numaralı formayı giyen Elano'nun soyadı "Blumer" olup Almanca'da "çiçekçi" anlamına geliyor. Uzun süredir duyamıyoruz da hatırlatayım dedim. Unutmayın diye!

06 Kasım 2009 Cuma

He is crazy like a fool... He is Harry, Harry Kewell

Geçenlerde yine seyredemediğim bir maçın gollerini youtube'dan izliyordum. Kewell Ali Sami Yen'de bir gol daha atmıştı. Bucaspor maçıydı sanırım. Gol çok önemli değil de, dikkatimi çeken şey Kewell'ın gol atmasından sonra çalan şarkının farklı olmasıydı (bkz Daddy Cool). Ekşisözlük'ten işin aslını öğrendim. Öğrendiğim bir başka şey ise Harry Kewell'ın bu kadar seveni olduğu. Akıllara ziyan yourmlar var, bakmanızı tavsiye ederim.


Neyse, sonra şöyle bir site karşıma çıktı: http://www.fanchants.com/
Bu sitede, önde gelen Britanya takımlarının tezahüratlarını dinleyebiliyorsunuz. Hoşuma gitti. Aşağıdaki sözler MANUlular tarafından City'lilere "Hamşerim, sen İstanbul'a UEFA finali için biraz zor gidersin," anlamında söylenen tezahaüratın sözleri. Kendisini sitede dinleyebilirsiniz:

Istanbul Istanbul they're not going,
Istanbul Istanbul they lied,
Istanbul Istanbul they're not going,
They're not going cause they're f*cking s*ite!

Bu tribün olayları gerçekten ilginç. Eşine çocuğuna onları sevdiğini söyle(ye)meyen adamlar, sesleri gidene kadar "I love you Hagi" ya da "I love you Kewell" diye bağırabiliyorlar.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Kim bunlar? (2)

"Kim bunlar?" diye sorduğum soru aslında sadece futbolcular için geçerli değil. Benzer şekilde, futbolumuzda senelerdir yer işgal eden teknik adamlar da oldukça fazla sayıdalar. İşler kötü gittiğinde tek çare olarak görülen teknik direktörü görevden alma geleneğini yerine getiren yönetimler, hemen her seferinde "tecrübeli" olduğu için bu "fazla sayıdaki" teknik adamlara sarılınca olay bir kısır döngüye dönüşüyor. Teknik direktörden değil ama teknik direktör değişikliğinden dolayı en fazla 5 maç ciddi puanlar toplayıp sonrasında takım tekrar kaybetmeye başlayınca yönetim sarılacak başka bir yılan buluyor... Bu dinamik böyle devam ederken olan yine futbolumuza oluyor. Üretilen bir şey yok! Bu teknik direktörlerin derdi yok zaten; takım bulamazlarsa bir kanal bulup "engin tecrübelerini" birkaç cesur yorumla birleştirip bunu paraya dönüştürüyorlar. Nasıl olsa denize düşen çok olur, bunlar da takım takım gezmeye devam ederler.
Futbolcular için sorduğumuz soruların aynılarını teknik adamlar için de soralım: Bu teknik direktörler Türk futboluna ne katmış? Hangisi oynadığı takımı bir üst seviyeye çıkarabilmiş? Hangisinde istikrar var? Sezon başında imza attırılan biri neden ve nasıl 3 günde takımdan gönderilebilir? Sezon başına ortalama olarak 3 kez " .....'ın başarısı için çalışacağız" diyen bir teknik direktöre neden güvenilir?
CEVAP: Kocaman bir ? :)

26 Ekim 2009 Pazartesi

Kim bunlar?

SORU: Bir futbolcunun hedefi ne olabilir? CEVAP: Futbola yeni başlayan bir çocuğun hedefi bir gün profesyonel bir futbolcu olup, sonrasında iyi bir takımda oynayabilmektir. Çocuk büyüyüp genç bir futbolcu olunca hedefi de büyür, daha büyük bir takımda oynayıp milli takıma girebilmek için çalışır. Büyük takımlarda oynamaya başlayan futbolcu ise şampiyon olmak ve Avrupa'da top oynamak için çabalar. Zaten bir futbolcunun bunun dışında bir kariyer planı da olamaz. Hani "5 sene futbol oynar sonra cep telefonu dükkanı açar SSK'ya bağlarım kendimi, emekliliğe kadar takılırım işte orada" diyen bir futbolcu yoktur herhalde. Ama bazı futbolcular var ki kendimi bildim bileli neden varolduklarını anlamış değilim. Futbol hayatları boyunca rüzgar bunları nereye savurduysa oraya uçmuş, kendi çaplarında varolma savaşlarını vermiş ancak sonunda hep rüzgara uymak zorunda kalmış, her seneye farklı bir takımda, farklı umutlarla girmiş ancak kendileri ve takımları için hayal kırıklığından başka bir şey olamamış... Bu futbolcular Türk futboluna ne katmış? Hangisinin hırsı, azmi, başarısı acaba hangi gence örnek olabilmiş? Hangisi oynadığı takımı bir üst seviyeye çıkarabilmiş? Hangisinde istikrar var?
Aslında oyunculardan ziyade bu oyunculara senelerdir tahmmül eden, para ödeyen, umut bağlamayı başarabilen yöneticileri tebrik etmek gerekir. Sürekli takım değiştiren, oynadığı takımlarda yetersiz kalan, takıma herhangi bir şey katmayan bir oyuncu neden transfer edilir? Bir futbolcu transfer ederken futbolcunun geçmişine bir bakmak gerekmez mi? Adam geçen sene ne yapmış? Hadi geçmişini dikkate almıyorsun. Binlerce futbolcunun içinde takımın yapısına uygun sadece bu futbolcular mı var? Altyapın ne iş yapar ve ya neden altyapındaki çocuğa güvenmezsin?

* Teorime göre böyle futbolcular tek senelik ve ya 'opsiyonlu' sözleşmeler yapıp her sezon sonunda boşa çıktıkları için (bonservissiz oldukları için) tercih ediliyor. Maksadı günü kurtarmak olan çoğu kulübümüz de bu adamlara sazan gibi atlayınca ortaya bu kötü tablo çıkıyor.

FM Sendromları 2

Oyunda herkesin başına gelmiştir şu olay: Büyük bir takımı yönetirken bir oyuncu izlettirip beğenirsiniz. Sonra transfer teklifi yaparsınız. Reddedilir. Ücreti artırırsınız, şansınız varsa pazarlık başlar. Biraz daha para isterler... Pazarlığın bittiği noktada bakarsınız ki adamın ederinin 2-3 katı fiyat çekmişler. Sonuç "withdraw transfer bid" ("teklifi iptal et")! Bir süre sonra mesajlarınızda oyuncunun başka bir takıma (daha küçük bir takım)a imza attığını görürsünüz, üstelik ederinin bile altında satılmıştır. Bu durumda yapılacak şeyler; terbiye sınırları dahilinde küfür etmek ve yeni oyuncu aramak; eğer oyuncu sizin için çok önemliyse, "add manager" yapıp, karlı bir alışverişle (burada "madem siz o fiyata vermediniz ben de size en kötü adamımı satarım bir de üstüne bunu 'exchange' yaparım" mantığı çok tatmin edicidir!) transferi noktalamaktır.
*** Aslında gerçekte de böyle şeyler olmuyor değil. Sezon öncesinde büyük takımlarla adı geçen bir sürü oyuncu en geç takip eden sezon ortasında alakasız bir takıma imza atmış şekilde çıkıyor karşımıza. Aç gözlülüğünden dolayı oyuncuyu zamanında satmadığı için takım da, büyük takımda oynama fırsatını kaçıran oyuncu da, istediği oyuncuyu alamayıp yerine alelacele transfer yapan takım da zararlı çıkıyor bu işten. Yazık oluyor!

19 Ekim 2009 Pazartesi

Button sampiyon


Bu da oldu... Jenson Button son yillarda gordugum en (Zafer deyimiyle) "kolpa" sampiyonlugu elde etti. Sezon icersindeki performans degisimini, Hamilton'un son zamanlardaki kipirdanmasini, kendisine kil olan cogunlugun bile takdir ettigi Alonso'nun Ferrari'ye transferini dusunursek, gelecek sezon Button'un bu basariya ne kadar yaklasabilecegi tam bir soru isareti. Aslinda degil ama sampiyonlugunun hatiri icin boyle diyelim.

Sampiyonlugundan dolayi oncelikle onunde ceketimin dugmesini ilikliyorum, ama benim tahminim Button'un sampiyonluk sonrasi performansi Besiktas'inkinden daha iyi olmaz.

En onemli olayi Schumacher'in donme ihtimali olan bu silik sezonun sampiyonu ile ilgili koyabilecegim en ilgiye deger fotograflardan birisini koydum buraya. Button'un sampiyonlugu pek bir seye benzemiyor olsa da en azindan guzel bir kiz arkadasi var.

Yapma Arshavin, yapma!


MANU'da 7 numara demisken, o forma mesela Arshavin'e cok yakisirdi. Yetenekli, karakter sahibi, akilli (biyografi kitabinda bayanlara ehliyet verilmemesini oneriyordu) ve sempatik bir sporcu. Cok da guzel goller atiyor. Atsin, atmasina birsey demiyoruz zaten. Ama gollerinden sonra su Tuncay sevincini (hatta Tuncay sonrasi Fener'deki o bayragi devralmaya calisan bazi yerli futbolcular gibi) yapmasin bi zahmet! Neme lazim, atar Old Trafford'da bi tane, sus isaretini cakar kendi kendine, ama MANU da 6 taneyle yanit verir. Bilen bilir, boyle seyler olmuyor degil!

Brad Friedel


"An uncharacteristic mistake by Friedal!" Aynen boyle dedi spiker Chelsea'nin Aston Villa'ya attigi ilk gol sonrasinda. Gercekten de 1997 yilindan beri oynadigi "Premier" Lig'de kendisini en iyi kalecilerden biri olarak kabul ettiren Friedal'i boyle hatalar yaparken pek gormeyiz.

Friedal'i ozellikle Blackburn gunlerinde seyrederdim. Tugayla birlikte ilerleyen yaslarina ragmen etkileyici performanslar sergiliyorlardi. Ama ozellikle Friedal pek cok macta macin en iyi oyuncusu seciliyordu. Onu oyle atlarken sicrarken pek goremezsiniz, ama yine de yer tutmasiyla, konsantrasyonuyla pek cok macta rakip takim taraftarlarinin (ozellikle MANUlularin) kacan goller sonrasinda saclarini baslarini yolmalarina neden olurdu, hala oluyordur buyuk ihtimalle.

38 yasinda, hala ust duzeyde oynuyor. Helal olsun diyor, darisi (eger uzerindeki taraftar+basin baskisini atlatabilirse) Rustu'nun basina diyoruz...

7 Numara


Best'i pek bilmem, Cantona zamanini yuzumde bir tebessumle hatirlarim, Beckham'a buyuk saygi duyarim, Ronaldo'ya kil olsam da yetenegini cok takdir ederim.

Hani bunu soylemek bana dusmez, gerci olay da sogudu, ama MANU'da 7 numara Owen'a mi verilmeliydi gercekten? Su an o forma Sabri'ye daha cok yakisiyor sanki...

11 Ekim 2009 Pazar

ANI



ANI
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Nerdeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Butun sevdiklerimin adları gibi
Adiniz geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel orgunun deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Cağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma

Melih Cevdet ANDAY

Şimdi Ne Olacak?

Olmadı. 2010'da yokuz.
Bosna maçından sonra beklediğimiz mucize gerçekleşmedi ve Dünya Kupası'na gitme şansımız "matematiksel olarak" da bitti. Bu "başarısızlığın" faturasının, 2 yıl öncesinin "başarısının" faturası gibi Terim'e kesilmesi normal, zaten imparator kendi kendine kesti bu faturayı.
Şimdi yeni bir başlangıç için yeni bir plan yapılması gerekli. Bu planı yapması gerekenlerin dışında (TFF), yıllarını futbolumuz hakkında yorum yapmaya adamış ilgili ilgisiz, bilgili bilgisiz, yalancı doğrucu bir sürü insandan bir ton gürültü,tavsiye,öneri,fikir... duyacağız. Kısaca, futbolda gündem bir hayli meşgul olacak. Herkes bir teknik direktör ismi söyleyecek, kimi Rıdvan gelsin, kimi Ertuğrul gelsin diyecek. Yetmeyecek, yerli mi olsun yabancı mı olsun soruları sorulacak, Lucescu ismi öne çıkacak :) İnsanlar saatlerce bu anlamsız soru üzerine kafa yoracak.
Benden de bir öneri:
Bank Asya'da (Eski 2.lig) şampiyon olan takımların şampiyon olur olmaz teknik direktörleri ile yollarını ayırdıklarına çok kez şahit oldum, olmuşuzdur. Her defasında da çok garipsedim. Neden başarılı olmuş birisini gönderirsin ki takımdan? Adamların bir bildikleri vardır dedim! Katılabildiğimiz turnuvalarda elde ettiğimiz başarılar, bir sonraki turnuva için beklentileri zirveye taşıyor ancak, her seferinde moraller dibe vuruyor. Düşünüyorum da milli takım da her başarılı turnuvadan sonra teknik direktör değiştirirse (Şenol Güneş 2002 ve Fatih Terim 2008) belki bir dikiş tutturabiliriz.

Bence de Fatih Terim milli takımı bırakmalı


Futbolumuz (yine) gerileme çağında. O kadar ki Fatih Terim bile takımı Bosna Hersek'in önünde grup ikincisi yapamadı!

Burada çoğunluğa Fatih Terim'in milli takımı bırakması yönünde katılıyorum. Fakat bu talebim milli takımın geleceği için değil Fatih Terim'in kariyeri için!!! Yani en azından böyle diyerek bize zamanında büyük hizmetler vermiş hocamızın gönlünü hoş tutmuş oluruz.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Şarkıcı Ronaldo


Ntvmsnbc'nin internet sitesinde Cristiano Ronaldo'nun şarkı söylerken çekilmiş videosu var. Herhalde yazın Paris Hilton'a dokununca kendisine bir şeyler geçmiş olabileceğini düşünmüş. Geçen tek şey ise becerememesine rağmen kamera önünde şarkı söyleme cesareti olmuş anlaşılan.

Allah bir yerden verince diger yerden alıyor işte...

08 Ekim 2009 Perşembe

Spor Haberi Fotoğrafları


Normalde spor bölümü fotoğrafçıları tarafından çekilen böyle "orijinal" fotoğraflardan pek haz almam ama bu fotoğraftakiler işi değiştiriyor. Sadece "Hey gidi eski gunler" diyorum!

Gullit, Rijkaard, Savicevic, Baresi, Van Basten, Papin ve Boban,
hepinize saygılar...

22 Eylül 2009 Salı

Henin de dönüyor(muş)!

21 Eylül 2009 Pazartesi

Tarih tekerrür etsin!


Geçen hafta uluslararası ilişkiler dersini anlatan profesör, değişik akımların tarihi irdeleyişlerini anlatırken çevrimsel (cyclic) ve çizgisel (linear) tarih kavramlarından bahsetti. Bu konunun uzmanı değilim ama benim anladığım kadarıyla çizgisel tarihte olayların birbirlerini neden sonuç ilişkisine dayanarak izledikleri ve insanlığın iyiye doğru gittiği varsayılıyor. Çevrimsel tarihte ise iyi ve kötü zamanların döngüsel olarak birbirlerini izledikleri, ve insanlığın dönüp dolaşıp aynı yere geldiği düşünülüyor. Bunları böyle tanımlarken aklım birden basket milli takımımıza gitti. Gerçi milli takımı takip etmeye başlayalı 15 sene falan oldu, öyle uzman da değilim ama bu turnuvadaki performansımız bana 1999 Avrupa Şampiyonası'nı hatırlattı. Görece olarak iyi gidiyorduk, tabii o zamanlar artik birer klasik haline gelmiş olan İtalya mağlubiyetini ve Litvanya'dan fark yiyişimizi saymazsak; ama dediğim gibi bunlar artık klasikleşmiti.

Çeyrek finalde ev sahibi Fransa karşısındaydık. Maç iyi gidiyordu, ama artık hakem mi dersiniz, Fransa'nın ev sahipliği mi yoksa son toptaki beceriksizliğimiz mi, ama madalya şansı kılpayı kaçmıştı işte, aynı Yunanistan maçında olduğu gibi. Ardından klasman maçları ve önce Litvanya'dan, ardından da Almanya'dan (Litvanya tamam da 1999 Almanyası'ndan da yenmez ki 19 sayı fark!!!) toplamda 43 sayı fark yememiz! Bizim takım klasmanda resmen averaj takımı kimliğine bürünüyor. Takımın karakteri belli, bu sene de klasman maçlarında beni şaşırtmadılar.

Neyse, demem odur ki bizim basket takımı kurmaylarımız çevrimsel tarih modelini benimsiyorlar sanırım. Basket takımı bir iyi bir kötü (bu sene aslında gayet iyiyiydik ama olmadı işte). Umarım 99 ardından 2001'de kendi evimizde yakaladığımız başarının bir benzerini 2010'da yine Türkiye'de yakalarız. Yunanistan maçındaki ribaund basiretsizliğini saymazsak (klasman maçları da Türkiye için kesinlikle ölçü değil) ben 2010'dan umutluyum. Ne de olsa artık Litvanya'dan fark yemeyi bıraktık ve İtalya da eski günlerinin çok uzağında.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Bir turnuvanın ardından...

Her şeyin güllük gülistanlık gitmesi ve mükemmel bitmesi beklenemezdi, ancak şampiyonluk yarışına bu şekilde veda etmemiz çok kötü oldu. Oyuncuların performansı nasıl olursa olsun hakemlerin verdiği anlaşılmaz kararlar ve maçın sonunda Yunanistan'a lütfettikleri 4.4 saniye aslında maçın o anda bitmesine neden oldu. Yine de maçı uzatmaya götürebildik. Uzatmalarda ise oyuncuların "saçmalıkları" devreyre girince maçı ve yarı final şansını kaybettik. Takım olarak savunmayı iyi yapmış olsak da reboundlardaki "rezalet" performansımız da bu yenilgide önemli rol oynadı.
Belki bizleri teselli edebilecek bir maç olan Fransa maçı ise tam bir fiyaskoydu. İki yarıda iki farklı milli takım izledik. 19 sayılık avantajı koruyamayıp bir de üstüne 12 sayı fark yedik. Yorgunluk, sakatlıklar, hakemler ... Maçın kaybedilmesine bahane çok ama bir takım bu kadar ani düşemez oyundan. Sonuçta klasman maçı da olsa tek maçımız kaldı, turnuvayı 7. ve ya 8. bitireceğiz. Bunun hakettiğimiz bir sonuç olduğunu düşünmüyorum.
Maçların değerlendirmesinden ziyade dikkatimi çeken bir kaç şeyden bahsetmek isterim.
Maçları izlerken en çok duyduğum cümle "Hidayet'i de devreye sokabilirsek maçı koparırız" oldu. Hidayet'ten hep çok şey bekledik, beklemeye de devam ediyoruz. Ancak halen bir ağırlık koyabilmiş değil (hücumda). Üstelik etkili olmaya çalışırken birçok top kaptırıp (maç başına 2.8 top kaybı), ki çoğu kritik anlarda, takımı zor durumda bıraktı. NBA' de sezon boyunca tuttruduğu istatistiğin yarısını şu turnuvada yapabilse çok farklı olabilirdi her şey.
Turnuvada Ömer Aşık'tan çok şey bekliyordum. Çok kötü bir Litvanya maçından sonra toparladı ve takımın etkili isimlerinden biri oldu. Beklemediğim şey Ömer'in bu kadar kötü (kötü yetersiz bir derecelendirme) serbest atış kullanmasıydı. Bir basketbol oyuncusu %24 ile serbest atış kullanıyorsa bir sorun vardır. Artık sabahlara kadar serbest atış mı çalışır bilmem ama Ömer' in bu yüzdeyi en azından ikiye katlaması lazım.
Fransa maçında Ersan'ın olmaması nedeniyle Barış Hersek oyunda fazlasıyla vakit aldı. Önceki maçlarda çok az oynama şansı bulduğundan hakkında herhangi bir yorum yapamadık. Ümit takımın yıldız oyuncusu henüz milli takımda oynayabilecek düzeyde değil. Şu an hala "Allah bir boy vermiş..." düzeyinde basketbol oynuyor. Bir de top sektirirken kolunu çok açık tutuyor ki bu basketbolu yeni öğrenmeye başlayan 40 yaşındaki Kemal Amca'nın top sektirişine benziyor. Bunu söylemek zoruma gidiyor ancak Barış'ın kestiği Fatih Solak bu takıma daha fazla katkı yapardı. En azından birkaç blok yapabilirdi.

Bir Rodman yeterdi!


Basketbol hakkında ahkam kesmeye ne niyetim ne de yeteneğim var. Zaten son çeyreği ve uzatmayı cumaya denk geldiği için seyredemedim de. Belki de bu şekilde Ender'in son topu kullanış şeklini görmemem daha iyi oldu. Zaten ilk üç çeyrek adamı kanser etmeye başlı başına yeter.

Her şeyi geçtim, bu kadar üst düzey bir maçta reboundlarda nasıl bu kadar fark olur anlamıyorum. Sanki Yunanistan milli takımı Türkiye'nin ortaokul takımıyla falan oynuyor gibiydi (47'e 28). Bu çaresizlik, bu kedi-fare oyunu beni izlerken bunalıma soktu. Kendimi Lab'da maçı izlerken masayı yumruklarken buldum da neyse ki kimse birşey demedi. "Dev adamlardan" Rodman gibi olmalarını beklemiyorum ama biraz daha rebound alamazlar mıydı? Hadi ilk savunma riboundunu kaptırdınız, bari ikinicleri bırakmayın. Bizim potada Türkiye'nin 19 defans ribounduna karşılık Yunanistan'ın 17 hücum riboundu var. Diğer potadaki istatistik ise çok daha vahim (30'a 9). Buna rağman maç uzatmaya gitti. Bilmiyorum belki MSU'da reboundlara fazla ağırlık verildiği için abartıyorum ama yine de böyle olmamalıydı. Maç kaybedetsinler ama akıl sağlığımıza dokunmasınlar!

Bu arada NTV'yi seviyor ve Türk basketboluna yaptığı katkıları takdir ediyoruz ama neden kaybedilen bir maçın ardından herhangi bir yorum, röpörtaj vb yer almıyor internet sitesinde? Oyuncular konuşmayabilir de Tanjevic'in basın toplantısı olmuyor mu maç sonunda? Murat Kosova maç anlatırken Türkiye mağlupse ve maçı çevirmesi zorsa ağlamaklı olup maç sırasında nerdeyse konuşmayı kesiyordu. Bunu canlı yayın olayına veriyorduk ama internet sitesi daha sakin ve tarafsız olabilir sanırım.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Inzaghi futbolu ne zaman bırakacak?

Biliyorum ki Zafer bu sorunun cevabını merak ediyor ve o günün gelmesini iple çekiyor. Bana göre Inzaghi 100 yaşına da gelse, sahada bastonla da yürüse gol atmaya devam eder. Gol atamadığı günleri hayal etmek ve bu yüzden futbolu bırakmasını beklemek pek işe yaramaz yani. Bence Inzaghi artık daha fazla koşamayacağını anladığı gün kramponlarını asacak. Ama bu koşamamasının gol atmasına mani olacağını düşündüğünden değil, gol sevincini doyasıya yaşayamayacağını bildiği için olacak.

Runje... Runje... Runje...


Artık pek maç seyredemediğim için youtube'daki özetlerle idare ediyorum -neyse ki yaşadığım yerde hala yasaklanmadı-. Gecenlerde İngiltere'nin, hocası ve performansıyla yavaş yavaş Sivasspor olma yolunda ilerleyen Hırvatistan'ı 5-1 yendiği maçın özetini seyrettim. Takdir edersiniz ki özetten yorum yapmak doğru değildir ama idare edeceğiz artık.

Kendi aramızda yaptığımız maçlarda kaleye geçtiğim için maç seyrederken (hatta zamanında yönetirken) kalecilere özellikle dikkat ederim. Fakat özeti seyrederken başta Hırvatistan'ın kalecisini tanıyamadım. Pletikosa değildi, hatta Butina da değildi ki Pletikosa'nın sakatlığında Euro 2004'te kaleye geçmiş ve performansıyla beni etkilemişti. Peki kimdi İngiltere'den 5 gol yiyen kaleci?

5 gol dedik ama haksızlık yapmayalım. (Özetlere göre) Maçta çok güzel kurtarışlar yapmıştı ve ilk 4 golde çok hatası yok gibiydi. Ardarda yaptığı birkaç kurtarış sonrasında merakım daha da arttı ama hala çıkaramıştım kendisini. Neyse ki kalecimiz, gelen topu ıskalayarak topun 5. golü topu boş kaleye yuvarlayarak atacak olan Rooney'in önüne düşmesine sebep oldu ve kendini hemen belli etti: Vedran Runje! Mükemmel kurtarışlardan sonra gelen saçma sapan bir hata artık onun imzası oldu.

Yine de Saraçoğlunda kendisine atılan çekirdek paketindeki çekirdekleri maçtan sonra yiyerek sempatimi kazanan Runje'nin iyi bir kaleci olduğunu düşünüyorum. Keşke hala Türkiye'de oynuyor olsaydı...

Marseille Fatihi Inzaghi


36 yaşını doldurdu, artık Milan transfer yapamadığından mıdır bilemiyorum ama hala Milan'da, hala gol atıyor -hatta şampiyonlar Ligi'nde - ve hala her gol sonrasında deli gibi koşuyor...

Zafer daha çok bekleyecek bu çılgın gol sonrası koşturmalarının durmasını. Ama benim için bir Nistelrooy, iki Inzaghi'dir. 50'lerine kadar devam etsinler zira futbol beleşçi ağustos böcekleriyle de güzel!

14 Eylül 2009 Pazartesi

Kim Clijters ve Amerika Açık

Kim Clijters belki de filmlere konu olabilecek bir başarıya imza attı. 2.5 yıl aradan sonra döndüğü teniste, 1 ay içinde Grand Slam kazandı. Kim'in yeteneğine, azmine, başarısına bir lafım yok. Zaten severim de kendisini. İyi ki geri dönmüş! İnşallah vatandaşı Henin'e de örnek olur bu davranışı.
Lafım bayan tenisindeki istikrarsızlığa. Graflı, Selesli ve hatta Hingisli zamanlardan sonra bayan tenisinde bir dominant tenisçi yok. Her sene hatta her Grand Slam'den sonra birincilik el değiştiriyor. Bu, rekabet açısından iyi bir şeymiş gibi gözükse de bence daha çok bayan tenisindeki istikrarsızlığın bir göstergesi. Williamslar, Jankovic, Sharapova ... çok dengesiz sezonlar geçiriyorlar. Bir ara Mouresmo çıktı ancak o da ne olduysa kayboldu ortadan (kız arkadaşıyla ilgilenmekten tenise zaman ayıramıyordur belki)! Bu dominantlığı kurabilecek Henin ve Clijsters da oyundan çekildiler. Ortaya çıkan yeni ve genç isimler, yaptıkları süprizlerden sonra gerisini getiremiyorlar ve ya sadece güzelliklerinden dolayı ortaya çıkarıldıklarından hemen unutuluyorlar.
Birilerinin bu başıboşluğa dur demesi gerekli derken Clijsters geri döndü. Dileğimiz "Çocuk da yaparım kariyer de" görüşünü benimseyen ablamızın bunu başarması.

03 Eylül 2009 Perşembe

"10" Lass

Real Madrid sezona bol gollü bir maçla başladı. Ancak hayal edilenden uzak bir oyun oynadılar. Real'e zaman lazım olduğunu herkes gördü. Asıl değinmek istediğim konu Real'de 10 numarayı kimin giydiği.
Sen kalk o kadar yılzdız oyuncun varken Lassana Diarra'ya 10 numaralı formayı ver. Lassana Diarra kimdir? Chelsea'den, Arsenal'den bir işe yaramadığı için gönderilen bir adam. Şimdi sen bu adama gidip Real forması verip bir de ilk 11'e koyuyorsan bu o oyuncu için yeterli bir onurlandırmadır. Dünya paralar verip adam alıyorsun, onlara versene 10 numarayı! Sonra pazarlamanı yap, reklamını yap. Ha onlar giymek istemedi mi 10 numarayı, git işe yarayan birine ver, olmadı Casillas'a ver. Ama "Lass" ne hocam.Büyük bir takıp olup olmadığı farketmez 10 numara o takımın en yetenekli oyuncularından birine verilir. Real Madrid takımını ele alacak olursak takımdaki yetenekler belli. Bir sıralama yapsak Diarra ilk 10'a belki 15'e bile giremez.
Acaba Pellegrini rakibi şaşırtmak için mi 10 numarayı Diarra'ya verdi. Rakip Diarra'yı tutsun CR ve Kaka da çaktırmadan ayarı versin!
Sonuç olarak Lassana'ya 10 numara, 10 numara da Lassana'ya hiç yakışmamış.
Bir de hepsini geçtim "Lass" nedir ya? Hayvan ismi gibi; "Lass, gel oğlum buraya!", "Lass, yakala!", "Lass, kime diyorum ben!". (Takımdaki diğer Diarra ile karışmasın diye bu isim kullanılıyor.)
10 numara demişken, Robben'e gitmiş mesela!

Badoer ve F1

Haftasonunda en dikkat çekici spor olaylarından biri de Ferrari'nin bu sezonki ilk yarışını kazanması ve Force India'nın puan almasıydı (üstelik de podyumluk bir dereceyle). Yarışın hemen başında yaşanan kazada Button ve Hamilton'un yarış dışı kalması ve Barrichello'nun yarışa başlayamaması Raikkonen'in işini kolaylaştırırken; Force India ve Fisichella'nın bu başarısının sırrını hala anlamış değilim! Ancak sonuçtan memnunum :)
F1'den söz açılmışken; Ferrari'de Massa'nın yerine yarışmaya başlayan Badoer ne iştir anlamadım! Adam kendimi bildim bileli bu arabayı kullanmasına rağmen rakipsiz olarak sonuncu olmaya devam ediyor. Bir insan evladı bu kadar kabiliyetsiz olabilir mi? Ben Nakanolar, Takagiler, Geneler gördüm ama anladım ki Badoer başkaymış. Altında Ferrari de olsa Badoer Badoermiş!

Not: Bu yazıyı bloga geçirdiğim anda Ferrari bu herifin yerine Fisichella'nın yarışacağını açıkladı. Fazla bile tahammül ettiler. Ayrıca Fisichella bence şu anda Ferrrari için en ideal isim. Takım - pilot millet uyumundan dolayı...